🐳 Yahya Kemal Beyatlı Milli Edebiyat
QOyCFKI. Alper KORKMAZ-Feridun AÇIKGÖZ- İbrahim MAŞE / İSTANBUL, DHAOluşturulma Tarihi Ağustos 08, 2022 1630CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Evrensel Aşura Matem Merasimi'nde yaptığı konuşmada, "Bizler Hazreti Hüseyin'in Kerbela'da temsil ettiği adaletten yanayız. Adaletten tarafız. Ancak şunu da özenle vurgulamak isterim. Hazreti Hüseyin'e ağlayanlardan olup Yezid gibi davrananlardan da değiliz" Muhammed'in torunu Hazreti Hüseyin şehit edilişinin 1383. yılında düzenlenen Evrensel Aşura Matem Merasimi'nde İnancını Tanıtma Araştırma ve Eğitim Derneği CAFERİDER tarafından Küçükçekmece'de bulunan Yahya Kemal Beyatlı Gösteri Merkezi'nde düzenlenen anma programına Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Aile ve Sosyal Politikalar Bakan Yardımcısı İsmail Ergüneş, AK Parti İstanbul Milletvekili Şamil Ayrım, İyi Parti İstanbul Milletvekili Hayrettin Nuhoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve Türkiye Caferileri Lideri Selahattin Özgündüz de konuşan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, " Kerbela'da yaşanan sevgili peygamberimizin vefatından yaklaşık yarım asır sonra çok sevdiği torununu katledilmesidir. Kerbela'nın bir diğer önemli boyutu bu katliamın bizzat sevgili peygamberimizin yolunda gittiğini savunanlar tarafından gerçekleştirilmiş olması. Dolayısıyla Kerbela'nın sadece Hazreti Hüseyin'in ve 72 arkadaşının toprağa düşmüş cansız bedenlerinin değil katledilenler ve katledenlerin insani ve ahlaki tercihlerinin bir bütün olarak Kerbela'ya baktığımızda bir sevgili peygamberimizi de bir muayyen olarak görüyoruz" dedi."YEZİD GİBİ DAVRANANLARDAN DA DEĞİLİZ"Kılıçdaroğlu konuşmasında, "Kerbela sadece İslam tarihinin değil, insanlık tarihinin de en büyük trajedilerinden birinin adı olsa dahi kendisinden çıkartacağımız sonuç kin ve intikam değil mutlak adalet ve kardeşlik olmalıdır. Hazreti Hüseyin Kerbela'da şüphesiz adaleti temsil ediyordu. Ve elbette bizler Hazreti Hüseyin'in Kerbela'da temsil ettiği adaletten yanayız. Adaletten tarafız. Ancak şunu da özenle vurgulamak isterim. Hazreti Hüseyin'e ağlayanlardan olup Yezid gibi davrananlardan da değiliz. Bunu bir kez daha tekrar ediyorum. Hazreti Hüseyin'e ağlayıp kim olursa olsun, kimden yana olursa olsun, hangi inanca, mezhebe, etnik kimliğe sahip olursa olsun Yezid gibi davrananlardan değiliz, olmayacağız, olmamalıyız. Hazreti Hüseyin ben zulme karşı adaletin savaşın verirken kendisi zalim olan birinin bu harekete katılmasını istemiyorum demiştir. Bu sözün, bu şartın günümüz İslam dünyasındaki karşılığı şudur. Her türden haksızlığa, her türden şiddete, her türden adaletsizliğe, her türden eşitsizliğe karşı birlikte davranmalı ve birlikte karşı çıkmalıyız. Haksızlık, şiddet, adaletsizlik, eşitsizlik kimden gelirse gelsin ve kimden kaynaklanıyorsa kaynaklansın hep birlikte karşı çıkmalıyız. Günümüzün Yezid'i anlayışına ama, ancak, fakat,lakin ile başlayan cümleler kurarak meşruiyet kazandırmamalıyız" ifadelerini kullandı."ADALET PENCERESİNDEN BAKABİLMELİYİZ"Kılıçdaroğlu, "Bu özgürleşmeye, bu hürriyete de ancak ve ancak Hüseyin'in Kerbela'nın kumuna düşen kanından kin ve nefret değil, barış ve kardeşlik çıkartmamız halinde ulaşabiliriz. Dedesinin, babasının ve kendisinin dilinde, fikrinde, irfanında olmayan kin ve nefreti, sunni, şii, caferi, alevi, bektaşi, ezcümle kendisine müslümanım diyen tek bir ferdin de sürdürmeye hakkın yoktur. Bizim için tek bir kriter olmalıdır, o da adalet. İslam dünyasının ve tüm dünyanın temel problemlerine adalet penceresinden bakabilmeliyiz" töreninde salonda bulunanlar Hazreti Hüseyin'nin şehit edilmesini konu alan tiyatro oyununda uzun süre gözyaşı döktü.
orhangazi 1930Bursa’nın, benim çocukluğuma bellek mekânı olarak yerleşmesinin tarihi, 1940’lardır. 1939’da babam Yahya Hikmet Yavuz’un, Orhangazi kaymakamlığına atandığında üç yaşımı yeni sürüyordum. Bütün bir İkinci Dünya Savaşı boyunca orada kaldığımız için, evin dışarısı’ olarak tanıdığım ilk mekân, Orhangazi’de, kaymakam evinin önündeki sokaktır. Oralı ünlü bir kamyoncu olan Tozkoparan’ın sanırım, adı Hüsnü’ydü eviydi burası ve Orhangazi’ye kaymakam olarak atananlara kiralanıyordu. Ev sahibimize Tozkoparan’ denilmesinin nedeni de, bir zamanlar kamyonuyla Orhangazi sokaklarını toza dumana katmış olmasındandı... Sokağın başındaki iki kat olarak inşa edilmiş olan evin, dışarıdan demir parmaklıklarla ayrılmış, büyükçe bir bahçesi vardı. Bahçe kapısından eve, üzeri sarmaşıklar, hanımelleri ve annemin çok sevdiği saat çiçekleriyle sarılmış bir çardağın altından geçilerek giriliyordu. Belleğimin beyaz kağıdına işlenen ilk kokular! Sokak girişine göre sağda, fıskiyeli küçük bir havuz ve evin yokuşa bakan sol cephesindeki mutfak kapısından da çıkılabilen bir yan bahçe... İnsanlar, Mekânlar, Yolculuklar’daki Bir Bellek Mekânı Orhangazi’ başlıklı denememde, bu bahçeyi anlatırken şunları yazmıştım Bu evin bahçesi, benim Doğa ile tanıştığım ilk mekândır. Çimler sulandıktan sonra, ıslak yeşillerin arasından, sırtındaki su damlaları akşam güneşinde parıldayan küçük, patlakgöz ve ürkek kurbağayı, toprağı kazdıkça yüzeye çıkan pembemsi, ince solucanları, hanımellerine dadanan arıları, havuzun içindeki kırmızı balıkları, ilk kez o bahçede gördüm. Bir itirafta bulunayım Bildiğim bütün çiçek adları, o bahçedeki çiçeklerin adlarıdır.’ Çocukluğumun ilk kenti, Bursa’dır. Babamın, emekli o tekaüt’ diyordu! olduktan sonra yerleşmeyi hayal ettiği Bursa! Gerçekten de, Bursa, 1940’lı yıllarda bir emekliler kenti’ olarak biliniyordu ve onların, Dünya’da kalan günlerini Bursa’da geçirmeyi düşünmeleri, yeşil’in ebedî ve erinçli sessizliğine, yaşarken alışmak istemelerinden kaynaklanıyor olabilirdi. Bursa, Yeşil Bursa’ydı o zamanlar;- Cennet Bursa’ydı. Çekirge’de kaldığımız otelin bahçesinden, aşağıda, altımızda uzanan o sınırsız ağaç örtüsüne dalgın dalgın bakan Hikmet bey’le Vecide Hanım’ın o, annemdi benim!, neyi hayal ettiklerini bilemezdim elbet... O otel, Hüsnügüzel Oteli’dir. Geçmiş Yaz Defterleri’nde, orada konakladığımız bir Bursa yolculuğundan söz etmiştim;-şöyle Babam Orhangazi’deyken, 1940’lar olmalı, Bursa’ya çok giderdik, kaplıcalara, annemin ayaklarına iyi geliyordu, bir keresinde Feride halamı görmeye gittiğimizi anımsıyorum. Sanırım, eniştemle sorunları vardı halamın, babamla konuşmak istemiş olmalı, Hüsnügüzel Oteli’nde, otelin adı buydu , kalıyordu halam, bir öğleden sonrası duruyor imgelemde, babam,annem,halam çay içiyorlar konuşarak otelin bahçesinde, ağaçların içinden alabildiğince Bursa Ovası görünüyor;- sonyaza duruyor olmalıdır, uzağındayım masanın, bahçedeki havuza bakıyorum Yapraklar duruyor suyun yüzeyinde hayalindan bakar puşîde-i evrak olan havza’ orada yüzümü görüyorum. Sanki ilk kez! Havuza uzatıyorum ellerimi, yüzümün imgesini kavrayıp suda, yüzümün imgesiyle yüzümü yıkamak diliyorum! Yapraklar vuruyor yüzüme, belki ceviz yaprakları, altın sarısı, yassı ve damarlı görünüyor. Otelin adı Hüsnügüzel Oteli’!.. Çocuğun, kendini Narkissos olarak kavradığı mekânın Hüsnügüzel Oteli’ olması?’ Hilmi Yavuz’un kendini bir Nergis ya da, Narkissos olarak kavradığı çocukluğundan, Erguvan olarak kavradığı yaşlılık yıllarına uzanan günlerinde Bursa, yine gelir o bellek mekanına yerleşir. Çünkü sadece İstanbul ve Boğaz değildir erguvanlarla anılan. Bursa da öyledir. Bundan yüzyıl öncesine kadar süren bir ilkyaz geleneğinin adı Erguvan Bayramı’ydı Bursa’da... Evliya Çelebi, bu gelenekten Erguvan Cemiyeti Faslı’ diye söz eder. Bu bayram XIV. yüzyılın büyük velilerinden Emir Sultan’ın başlattığı söylenen bir bayramdır. Hüseyin Algül, Bursa’da Medfun Osmanlı Sultanları ve Emir Sultan’da, bir hafta süren bu bayramın, adını, o mevsimde Bursa’da salkım salkım açmakta olan erguvan çiçeğinden aldığı bilinmektedir’ diyor ve ekliyor Anadolu’dan ve Bursa civarından sekiz-onbin kişinin Erguvan Faslı münasebetiyle Bursa’ya akın etmesi ve bu bayramın bir hafta sürdüğü bilinince, o dönemlerde Bursa hayatında fevkalade değişikliklerin ve gelişmelerin olduğunu düşünmek tabii olacaktır.’ Ahmet Hamdi Tanpınar da bu kanıda. Her yıl bahar mevsiminde Emir Sultan Türbesi’nde büyük bir halk kitlesinin toplanıp Erguvan Bayramı yaptıklarını bildirdikten sonra Ben’, diyor, Emir Sultan’ın bu rolünü çok seviyorum, çünkü bizim ıklimde gülden sonra bayramı yapılacak bir çiçek varsa, o da erguvandır.’ Hilmi Yavuz’un bir Erguvan olarak Portresi, tıpkı onun bir Nergis Narkissos olarak Portresi gibi, Bursa’da yazılmalıdır. Erguvanın, yine Tanpınar’ın deyişiyle, şehirlerimizin ufkunda her bahar, bir Dionysos rüyası gibi sarhoş ve renkli’ doğuşu, bu portreyi Narkissos’tan Dionysos’a dönüşen bir şairin portresi yapmaya yeter de artar bile! Bursa, Hilmi Yavuz için, çocuk Narkissos’la yaşlı Dionysos’un, hem dingin hem esrik, birlikte oturdukları bir bellek mekânı demektir...
Sessiz Gemi ne tür şiirdir? Sessiz Gemi şiiri poetik şiir incelemesi bağlamında Türk edebiyatındaki en güzel sembolist şiirlerden biridir. Yahya Kemal Beyatlı tarafından aruz vezniyle yazılan Sessiz Gemi şiiri, saf şiir anlayışının güzel örneklerindendir. Sessiz Gemi kimin için yazılmış? Türk edebiyatının en saygın şairlerinden Yahya Kemal Beyatlı’nın hasret, özlem ve umutsuzca kaleme aldığı bu dizeler bugün hala edebiyat severler tarafından yoğun ilgi görüyor. Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan. Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol. Sessiz Gemi şiiri hangi yıl yazıldı? Sessiz Gemi Aşk Ölmez albümünden Yayımlanma 25 Nisan 2005 Tarz Pop Süre 433 Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan kimin şiiri? Sessiz Gemi! Yahya Kemal Beyatlı’nın şiiri. Bilmeyen yoktur yeni kuşakta bile; Artık demir almak günü gelmişse zamandan, Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan. Sessiz gemi hangi ölçüyle yazılmıştır? Sessiz Gemi Yahya Kemal Beyatlı tarafından yazılan poetik bir şiirdir. şiirde aruz ölçüsü kullanılmıştır, Cumhuriyet dönemine aittir. “Artık demir almak günü gelmişse zamandan Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan. Demir almak günü gelmişse zamandan ne demek? birçok gidenin her biri memnun ki yerinden, birçok seneler geçti; dönen yok seferinden. şuralardan zamanının gelip gelmediği takip edilebilecek fiyatlardır. Sessiz Gemi bestecisi kimdir? Patricia Carli Franck Gérald Sessiz Gemi/Besteciler Celile kime aşık oldu? Celile Hanım ise uğruna kocasını boşadığı Yahya Kemal’le artık evlenmek istiyormuş, ancak o evlilik hiç gerçekleşmemiş… Yahya Kemal aşık olmasına karşın, evlilikten kaçmış… Uzun yıllar sonra, Celile Hanım, Nazım Hikmet’in hapisten kurtulması için Galata Köprüsü’nde açlık grevine başlamış… Yahya Kemal hangi dönem? Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en büyük temsilcilerinden biridir. Şiirleri Divan edebiyatı ile modern şiir arasında köprülük görevi üstlenmiştir. Türk edebiyat tarihi içinde Dört Aruzcu’dan biri olarak kabul edilir Diğerleri Tevfik Fikret, Mehmet Âkif Ersoy ve Ahmet Haşim’dir. Rindlerin akşamı kimin eseri? Dönülmez Akşamın Ufkundayız veya Rindlerin Akşamı, sözleri Yahya Kemal Beyatlı’ya, müziği Münir Nurettin Selçuka ait segâh makamı, düyek usûlündeki şarkıdır. Şarkı Münir Nurettin Selçuk, Bülent Ersoy, Zeki Müren, Sertab Erener ve Tarkan gibi sanatçılar tarafından söylenmiştir. Artık demir alma günü gelmişse zamandan ne demek? birçok gidenin her biri memnun ki yerinden, birçok seneler geçti; dönen yok seferinden. şuralardan zamanının gelip gelmediği takip edilebilecek fiyatlardır. Sessiz Gemi şiiri hangi kitapta? Kendi Gök Kubbemiz, Yahya Kemal Beyatlı’nın üç bölümden oluşan şiir kitabı 1961, 1963, 1969. Ahenk özellikleri ne demek? Şiirde yer alan ahenk unsurları; ölçü aruz, hece, kafiye, redif, aliterasyon, asonans ve kelime tekrarları olarak bilinmektedir. Ayrıca şiirde ahengi sağlamak için şairin duyguları ve yeteneği de oldukça önemlidir. Hicranlı hayat ne demek? Hicran, ayrılığın ardından çekilen şiddetli acı ve üzüntü anlamına gelmektedir. Hüzün ve üzüntünün insanda acı haline dönüşmüş şekline hicran denilmektedir. Değer verilen bir kişiden ayrı kalmaya hicran adı verilmektedir. Sevilen ve akıldan çıkmayan bir yerden uzaklaşmak da hicran olarak adlandırılmaktadır. Hatları ne demek? a. 1. Çizgi. 2. Yazı. 3. Ulaşım sağlayan bir taşıtın uğradığı yerlerin bütünü, yol, geçek Demir yolu hattı.
Yazar, şair, siyasetçi ve diplomat kimlikleriyle ön plana çıkan ve doğum adı "Ahmed Agâh" olan Yahya Kemal Beyatlı, 2 Aralık 1884'te Üsküp Yenimahalle'de dünyaya geldi. Babası Üsküp Belediye başkanı İbrahim Naci Bey, annesi Leskofçalı Galip'in yeğeni Nakiye Hanım'dır. Yahya Kemal Beyatlı, ilköğrenimini Üsküp'te okudu. 1897'de Selanik'e yerleşti. Orta öğrenimine devam etmek üzere 1902'de İstanbul'a gönderildi. Burada "İrtika" ve "Malumat" adlı dergilerde "Agâh Kemal" mahlasıyla şiirler yazmaya başladı. 1903 yılında II. Abdülhamit'in baskıcı yönetimi ve okuduğu Fransızca romanların etkisiyle İstanbul'dan Paris'e kaçtı. Orada Prens Sabahattin, Abdülhak Şinasi Hisar, Mustafa Fazıl Paşa, Sami Paşazade Sezai, Abdullah Cevdet gibi Jön Türklerle tanıştı. Burada Fransızcayı adeta sıfırdan öğrendi. 1904'te Sarbone Üniversitesinde Siyaset Bilimi bölümüne kaydolan Yahya Kemal Beyatlı, bu okulda ders veren Albert Sorel'den etkilendi. Okul hayatı süresince derslerin yanında ayrıca tiyatro ile ilgilendi. Fransız şairlerin kitaplarını inceledi. 1913 yılında İstanbul'a geri döndü. Darüşşafaka İdadisinde tarih ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Ziya Gökalp'in, Yakup Kadri ve Tevfik Fikret'le tanışması da bu esnada oldu. Ziya Gökalp'in telkiniyle Darülfünun'a Medeniyet Tarihi müderrisi olarak girdi. Yahya Kemal Beyatlı, çeşitli gazete ve dergilerde Türk dili ve tarihi ile ilgili yazılar yazdı. "Peyam" gazetesinde "Süleyman Nadi" mahlasıyla "Çamlar Altında Muhasebe" başlığı altında yazılar yazdı. Şiirlerini ilk kez 1918 yılında "Yeni Mecmua" adlı dergide yayımladı. Ayrıca 1918'den sonra "Dergâh" adlı bir dergi kurdu. Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Ahmet Kutsi Tecer, Abdülhak Şinasi Hisar gibi isimler derginin kadrosunda yer alır. Yahya Kemal Beyatlı, bu dergideki yazılarıyla Anadolu'da devam eden Milli Mücadele'ye destek verdi. Milli mücadele'nin başarıyla sonuçlanmasından sonra Mustafa Kemal'i tebrik etmek amacıyla Darülfünun tarafından gönderilen heyette yer aldı. Yahya Kemal Beyatlı, 1922'de Ankara'ya gitti. Burada Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde başyazarlık yaptı. Lozan görüşmelerine Türk heyetine danışman olarak atandı. Lozan dönüşünde TBMM'de Urfa mebusu sıfatıyla görev yaptı. Yahya Kemal Beyatlı 1926'da Varşova elçisi, 1930'da Lizbon büyükelçisi sıfatıyla Portekiz'e gitti. İspanya Orta Elçiliği görevi de kendisine verildi. Madrit büyükelçiliği görevinden sonra yeniden siyasete döndü. 1934 yılında Yozgat mebusu oldu. Sonra sırasıyla Tekirdağ ve İstanbul'dan milletvekilli seçildi. Sonrasında tekrar elçilik sıfatıyla Pakistan'a elçi olarak atandı. 1949'da geri döndü. Yahya Kemal Beyatlı, 1 Kasım 1958'de İstanbul Fatih'te öldü. Cenazesi Aşiyan Mezarlığı'na defnedildi. Edebi Kişiliği Eski Türk şiiriyle çağdaş Batı şiirini kaynaştırarak modern Türk şiirinin temellerini atar. Şiirleri, geçmiş değerleri yansıtır ve kendine özgü özellikler taşır. Sanatçı kişiliğini, Paris'te iken ünlü tarihçi Albert Sorel'in derslerinden aldığı tarih zevkiyle bazı Fransız şairlerinin Baudelaire, Verlaine ölçü ve biçim güzelliklerinde bulur. Divan şiirimizi, Batı şiirindeki bütünlük anlayışıyla işleyip Divan şiirine çağdaş bir yorum getirir. Yeni Türk şiirinin herkesçe kullanılan kelimelerle oluşmasına çalışır. Parnasizm akımının Türk edebiyatındaki en önemli temsilcisi sayılır. Şiirde mükemmeliyetçiliği ilke edinir. Şiirlerinde dil ve üslubu ön planda tutup en uygun kelimeyi bulmak için bazen yıllarca beklemiş sözcüklerin yerli yerinde kullanılmasına özel önem vermiştir. Öyle ki bu konuda "Mısra, benim namusumdur." der. Öz şiir anlayışını savunan Yahya Kemal Beyatlı, şiiri "musikiden başka türlü bir musiki" olarak görür. Sembolizmin etkisiyle şiirde musiki ve iç ahengi önemser. Musiki tadındaki şiirleriyle edebiyatın müzik notalarıyla yaşayacağını gösterir. Lirik şiiri asıl şiir olarak gören Yahya Kemal Beyatlı epik şiir türünde de eserler verir. "Akıncı" ve "Mohaç Türküsü" şiirlerinde kahramanlık konusunu işler. Aruz veznini başarılı bir şekilde kullanır. Bu ölçü ile eski nazım biçimleri ve yeni konuları başarıyla işler. Türkçe ile aruz veznini en iyi bağdaştıran kişilerden olan Yahya Kemal, aruz ölçüsünü Türk aruzu haline getiren şahıslar arasında yer alır. "Ok" şiiri hariç bütün şiirlerini aruz vezniyle yazar. "Ok" şiirinde de hece veznini kullanır. Başlangıçta dili ağır olmasına karşın sonraki zamanlarda sadeleşmede önemli mesafeler alır. Bu anlamda Arapça ve Farsça kelimelerden de vazgeçmez. Yahya Kemal Beyatlı için "Türkçe" her şeydir. "Türkçe ağzımda annemin sütüdür." diyerek şiirlerinde konuşulan Türkçeyi başarıyla kullanır. Türk tarihi, vatan, musiki, rüya, sevgi, hatıra, İstanbul, aşk, ölüm, din, sonsuzluk, ruh şiirlerindeki temaları oluşturur. Osmanlı'ya hayranlığı şiirlerinde açıkça görülür. Öyle ki şiirlerinin ana temalarından biri de Osmanlı tarihi ve medeniyeti olur. "İstanbul" şiirlerinde önemli yer tutar. İstanbul'a hayran olduğunu gizlemez. "İstanbul şairi" olarak tanınır. İstanbul'un semtleri şiirlerinin adı olur. İstanbul'dan ayrılmayı aklından bile geçirmek istemez. Nedim'den sonra İstanbul'u en fazla işleyen şairdir. Tevfik Fikret'in "Sis" şiirinde İstanbul'u tahkir etmesine karşı "Siste Söyleniş" şiirini kaleme alır. Gazel, şarkı, rubai bu türlerin ustasıdır başta olmak üzere Divan Edebiyatı nazım biçimlerini kullanır. Bu yönüyle "neoklasik" sayılır. Bir ara Nev-Yunanilik akımının etkisiyle Yunan şiirinin zevkine varır. "Biblos Kadınları" ve "Sicilya Kızları" bu dönemin ürünleri olarak ön plana çıkar. Nazmı nesirden uzaklaştırır. Şiiri ve düzyazıyı ayrı görür. Bu konuda Mehmet Akif ile Tevfik Fikret'ten ayrılır. "Dergâh" dergisini yazın hayatımıza kazandırır. İstanbul şehri ile ilgili düşüncelerini düzyazı tarzında kaleme aldığı "Aziz İstanbul" eserinde kaleme alır. "Eğil Dağlar" eserinde İstiklal Savaşı'nı konu edinir. "Açık Deniz, Endülüs'te Raks, Akıncı, Mohaç Türküsü, Ok, Sessiz Gemi, Mehlika Sultan, Rintlerin Akşamı, Süleymaniye'de Bayram Sabahı" şiirleriyle tanınır. Sağlığında hiçbir kitabı yayımlanmamıştır. Bunun için emsalleri tarafından "esersiz şair" olarak nitelendirilmiştir. Şiirleri, bir kitap şeklinde ölümünden sonra Yahya Kemal Enstitüsü tarafından yayımlanmıştır. Şiirlerinin birçoğu bestelenmiştir. Eserleri Şiir Kendi Gök Kubbemiz Rubailer ve Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş Eski Şiirin Rüzgârıyla Düzyazı deneme-makale-söyleyiş Aziz İstanbul Edebiyata Dair Eğil Dağlar Tarih Muhasebeleri Biyografi Siyasi ve Edebi Portreler Anı Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım Yahya Kemal'in Şiirlerinden Örnekler Örnek 1 SESSİZ GEMİ Artık demir almak günü gelmişse zamandan, Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan. Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol. Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli, Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli. Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu! Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu! Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler; Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler. Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden, Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden. Yahya Kemal Beyatlı Örnek 2 BİR BAŞKA TEPEDEN Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer. Nice revnaklı şehirler görülür dünyada, Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan. Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rü'yada Sende çok yıl yaşayan sende ölen sende yatan. Yahya Kemal Beyatlı Örnek 3 AKINCILAR Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik Haykırdı, ak tolgalı beylerbeyi "İlerle!" Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle Şimşek gibi atıldık bir semte yedi koldan Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan Bir gün yine doludizgin atlarımızla Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla Cennette bu gün gülleri açmış görürüz de Hâlâ o kızıl hâtıra gitmez gözümüzde Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik Yahya Kemal Beyatlı Örnek 4 MEHLİKA SULTAN Mehlika Sultan'a âşık yedi genç Gece şehrin kapısından çıktı Mehlika Sultan'a âşık yedi genç Kara sevdalı birer âşıktı. Bir hayâlet gibi dünya güzeli Girdiğinden beri rü'yâlarına; Hepsi meşhur, o muammâ güzeli Gittiler görmeye Kaf dağlarına. Hepsi, sırtında aba, günlerce Gittiler içleri hicranla dolu; Her günün ufkunu sardıkça gece Dediler ''Belki bu son akşamdır'' Bu emel gurbetinin yoktur ucu; Daimâ yollar uzar, kalp üzülür Ömrü oldukça yürür her yolcu, Varmadan menzile bir yerde ölür. Mehlika'nın kara sevdalıları Vardılar çıkrığı yok bir kuyuya, Mehlika'nın kara sevdalıları Baktılar korkulu gözlerle suya. Gördüler ''Aynada bir gizli cihân. Ufku çepçevre ölüm servileri...'' Sandılar doğdu içinden bir ân O, uzun gözlü, uzun saçlı peri. Bu hâzin yolcuların en küçüğü Bir zaman baktı o viran kuyuya. Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü Parmağından sıyırıp attı suya. Su çekilmiş gibi rü'yâ oldu!.. Erdiler yolculuğun son demine; Bir hayâl âlemi peydâ oldu Göçtüler hep o hayâl âlemine. Mehlika Sultan'a âşık yedi genç Seneler geçti, henüz gelmediler; Mehlika Sultan'a âşık yedi genç Oradan gelmeyecekmiş dediler!.. Yahya Kemal Beyatlı Örnek 5 SÜLEYMANİYE'DE BAYRAM SABAHI Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati, Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan, Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan. Gecenin bitmeye yüz tuttuğu andan beridir, Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir. Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garib alem bu!.. Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu... Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir; O seferlerle açılmış nice yerlerdendir. Bu sükünette karıştıkça karanlıkla ışık Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık; Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya, Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya. Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor, Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor. Ordu-milletlerin en çok dövüşen, en sarpı Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı. En güzel mabedi olsun diye en son dinin Budur öz şekli hayal ettiği mimarının. Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi, Seçmis İstanbul'un ufkunda bu kudsi tepeyi; Taşımış harçını gazileri, serdariyle, Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimariyle. Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne, Uhrevi bir kapı açmış buradan gökyüzüne, Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları… Bir neferdir bu zafer mabedinin mimarı. Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum; Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum; Bir zaman hendeseden abide zannettimdi; Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi, Senelerden beri rü'yada görüp özlediğim Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim. Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını Görüyor varlığının bir yere toplandığını; Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses; Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi, Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi! Gördüm on safta oturmuş nefer esvaplı biri Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir'i Ne kadar saf idi siması bu mü'min neferin! Kimdi? Banisi mi, mimarı mı ulvi eserin? Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu, Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli, Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli; Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz; Vatanın hem yaşayan varisi hem sahibi o, Görünür halka bu günlerde teselli gibi o, Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde, Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde. Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri, Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri. Gökte top sesleri var, belli, derinden derine; Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine. Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı? Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı? Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa, Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa; Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd'dan, Van'dan, Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan. Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher! Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer, Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgârını, Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını. Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor? Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor Kosova'dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan… Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an; Belgrad'dan mi? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı? Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı? Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor? Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!.. Adalar’dan mı? Tunus'dan mi, Cezayir'den mi? Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor; O mübarek gemiler hangi seherden geliyor? Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine. Çok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine Yaşayanlarla beraber bulunan ervahi. Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram Kemal Beyatlı Ayrıca bakınız Beş Hececiler Milli Edebiyat Döneminin Bağımsız Sanatçıları
yahya kemal beyatlı milli edebiyat